Evrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Evrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2012 Cumartesi

KUSURSUZ TASARIMLARIN SAHİBİ

"Tasarım" kısaca, az veya çok sayıdaki parçaların bir amaca yönelik olarak düzenli bir biçimde bir araya getirilmesi demektir. Bu tanımlamayı esas alarak bir otomobilin tasarım olduğunu tahmin etmekte güçlük çekmezsiniz. Çünkü ortada bir amaç vardır: insan ve yük taşımak. Bunu gerçekleştirmek için de araba motoru, lastikler, kaporta gibi değişik parçalar bir fabrikada planlanarak bir araya getirilmişlerdir.

Peki ya bir canlı söz konusu ise? Mesela bir kuş ve onun uçuş sistemi de tasarım olabilir mi? Hemen cevap vermeden önce araba için yaptığımız değerlendirmeyi kuş için de yapın. Ortada uçmak gibi bir gaye söz konusudur. Bunun için de içi boş hafif kemikler, bu kemikleri hareket ettirecek güçlü göğüs kasları ve havada tutunmayı sağlayacak nitelikte tüyler kullanılmıştır. Kanatların aerodinamik özelliği vardır, metabolizma ise kuşun yüksek enerji ihtiyacını karşılayacak şekildedir. Kuşun bir tasarım ürünü olduğu ortadadır.

Eğer kuşu bir kenara bırakır ve diğer canlıları incelerseniz, yine aynı gerçekle karşılaşırsınız. Her canlıda son derece iyi düşünülmüş tasarım örnekleri vardır. İncelemeyi biraz daha sürdürürseniz, kendinizin de tasarlanmış olduğunu farkedersiniz. Mausu tutan elleriniz, hiçbir robot elinin olamadığı kadar işlevseldir, bu satırları okuyan gözleriniz ise dünyanın en iyi kamerasından daha net görüntü sağlamaktadır.

Böylelikle şu önemli sonuca varırsınız: Doğadaki tüm canlılar, siz de dahil, tasarlanmıştır. Bu ise, tüm canlıları dilediği gibi şekillendiren, dolayısıyla tüm doğaya hakim olan, üstün güç ve akıl sahibi bir Yaratıcı'nın var olduğunu gösterir.

Ancak 19. yüzyılda ortaya atılmış olan evrim teorisi, bu gerçeği reddeder. Charles Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabıyla ortaya attığı bu teori, canlıların gerçekte bir tesadüfler zinciri içinde oluştuklarını ve birbirlerinden farklılaştıklarını öne sürer.

D:\HERSEY\HERSEY\MY PICTURES\HAKIKAT-HAYVAN\HAYVAN DETAY\100 HD Animals Wallpapers 1600 X 1200 (www.allwallpapersfree.blogspot.com)\Animals Wallpapers (8).jpg

Teorinin temel mantığına göre, canlılar küçük ve tesadüfi bazı değişikliklere uğramaktadır. Bu tesadüfi değişiklikler eğer bir canlıya yarar sağlarsa, bu canlı diğerlerine göre avantaj sağlayacak, onun nesli de aynı avantajı sürdürecektir. Böylece yeni bir tür ortaya çıkacaktır.

Bu senaryo 140 yıldır çok bilimsel ve ikna edici bir senaryo edasıyla anlatılır. Ancak Darwin'in teorisini biraz büyüteç altına aldığımızda, dahası canlılardaki tasarım örnekleri ile kıyasladığımızda ortaya çok farklı bir tablo çıkmaktadır: Darwinizm'in canlılığa getirdiği açıklama, kendi içinde çelişkili bir kısır döngüden başka bir şey değildir.

Önce "tesadüfi değişiklik" konusunu ele alalım. Darwin, o dönemde genetik bilinmediği için, bu kavrama açık bir tanım getirememiştir. Onu izleyen evrimciler ise bu konuda "mutasyon" kavramını ortaya atmıştır. Mutasyonlar, canlıların genlerinde oluşan tesadüfi kopmalar, yer değiştirmeler ve kaymalardır. Önemli olan ise, bugüne kadar hiçbir canlının genetik bilgisini geliştiren bir mutasyon gözlemlenmemiş olmasıdır. Bilinen mutasyon örneklerinin hemen hepsi canlıları sakat ya da hasta bırakır, diğerleri ise etkisizdir. Dolayısıyla canlıların mutasyon yoluyla gelişebileceklerini düşünmek, bir insan topluluğuna rastgele ateş açarak, eskisinden daha sağlıklı, daha gelişmiş bireyler elde etmeyi ummak gibidir. Kısacası saçmadır.

Ancak konunun bundan daha da önemli bir yanı vardır. Biz bütün bilimsel verilere rağmen, yine de bir mutasyonun belirli bir canlıya olumlu bir özellik kattığını varsayalım. Bu varsayım dahi Darwinizm'i kurtarmaz. Bunun nedeni "indirgenemez komplekslik" denen bir kavramdır. Anlamı şudur: Canlılardaki sistem ve organların çoğu, çok sayıda bağımsız parçanın bir arada çalışmasıyla işlev görür. Bu parçaların tek biri bile olmasa, ya da sakat olsa, organ hiçbir işe yaramaz.

Örneğin kulağınızın dışarıdaki sesleri duyabilmesi, çok sayıda küçük organın zincirleme reaksiyonu sayesinde mümkün olur. Bunlardan birini, örneğin orta kulaktaki "çekiç" kemiğini çıkarın, ya da yapısını bozun, artık hiçbir şey duymazsınız. Kulağınızın duyması için; dış kulak zarı, örs, çekiç ve üzengi kemikleri, iç kulak zarı, salganyoz, salyangoz sıvısı, algılayıcı hücreler, bu hücrelerin titreşimi algılamalarını sağlayan tüycükler, hücrelerden beyne giden sinir ağı ve beyindeki duyma merkezi gibi farklı elemanların herbirinin eksiksiz olarak var olması gerekir. Sistem "aşama aşama" gelişemez, çünkü ara aşamaların hiçbiri herhangi bir işe yaramayacaktır.

İşte "indirgenemez komplekslik" denen bu kavram, Darwinist teoriyi en temelinden yıkmaktadır. İşin ilginç yanı, Darwin'in de bu konuda büyük bir endişe duymuş olmasıdır. Türlerin Kökeni'nde şöyle yazmıştır:

"Eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır. Ama ben böyle bir organ bulamadım..."

D:\HERSEY\HERSEY\MY PICTURES\HAKIKAT-HAYVAN\HAYVAN DETAY\100 HD Animals Wallpapers 1600 X 1200 (www.allwallpapersfree.blogspot.com)\Animals Wallpapers (61).jpg

Darwin, 19. yüzyılın ilkel bilim düzeyi içinde böyle bir organ bulamamış veya bulmak istememiş olabilir. Ancak 20. yüzyıl bilimi, canlılığı en ince detaylarına kadar incelemiş ve gerçekte canlı yapılarının çoğunun indirgenemez komplekslik özelliğine sahip olduğunu göstermiştir. Bu nedenle de Darwin'in teorisi, korktuğu gibi "kesinlikle yıkılmış"tır.

Bu sitede Darwin'in teorisini yıkan bu canlı sistemlerinin bazılarını inceleyeceğiz. Bu sistemler bazen bir kuşun kanatlarında, bazen bir bakterinin tüycüğünde bazen de bir yarasanın kafatasının içinde karşımıza çıkacak. Bunları inceledikçe bir yandan Darwinizm'in ne denli büyük bir yanılgı olduğunu görecek, öte yandan bu sistemlerin ne denli üstün bir bilgiyle yaratılmış olduklarına tanık olacağız.

Böylelikle Allah'ın kusursuz yaratışının delillerini göreceğiz. Nitekim Allah'ın bu kusursuz yaratma gücü ve sanatı, bir Kuran ayetinde şöyle ifade edilir:

O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)
AKILLI TASARIM yani YARATILIŞ
Kitapta zaman zaman karşınıza Allah'ın yaratmasındaki mükemmelliği vurgulamak için kullandığımız "tasarım" kelimesi çıkacak. Bu kelimenin hangi maksatla kullanıldığının doğru anlaşılması çok önemli. Allah'ın tüm evrende kusursuz bir tasarım yaratmış olması, Rabbimiz'in önce plan yaptığı daha sonra yarattığı anlamına gelmez.

Bilinmelidir ki, yerlerin ve göklerin Rabbi olan Allah'ın yaratmak için herhangi bir 'tasarım' yapmaya ihtiyacı yoktur. Allah'ın tasarlaması ve yaratması aynı anda olur. Allah bu tür eksikliklerden münezzehtir. Allah'ın, bir şeyin ya da bir işin olmasını dilediğinde, onun olması için yalnızca "Ol" demesi yeterlidir. Ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:

Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir. (Yasin Suresi, 82)
Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "Ol" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)

CANLILARIN BİRBİRLERİNİ KORUMALARI

Topluluk halinde yaşamanın en büyük avantajlardan biri tehlikelere karşı daha fazla korunma sağlanmasıdır. Çünkü topluluk içinde yaşayan hayvanlardan herhangi biri tehlikeyi sezdiğinde sessizce olay yerinden kaçmak yerine vargücüyle çevresindeki diğer hayvanları da uyarır. Her bir canlı türünün kendine özgü bir uyarı şekli vardır. Örneğin tavşanlar ve bazı geyikler tehlikeyi sezdiklerinde çevrelerindeki hayvanları uyarmak için kuyruklarını dikerler. Ceylanlar ise ilginç bir zıplama dansı yaparlar.Birçok küçük kuş, düşmanlarını fark ettiklerinde hemen öterek alarm verirler. Sarı asma kuşu gibi türler alarm verirlerken dar frekans aralığı olan ve yüksek perdeden bir ses çıkartırlar. İnsan kulağı bunu ince bir ıslık gibi algılar. Bu sesin en önemli özelliği ise kaynağının yönünün anlaşılmamasıdır. Bu, sürüsünü uyaran kuş için önemli bir avantajdır. Çünkü kuş aslında düşmanı gördüğünde çığlık atarak bütün dikkati üzerine çekmeyi göze almaktadır. Ama sesin yönü belli olmadığı için tehlike nispeten azalmaktadır.

Koloniler halinde yaşayan böceklerde de, tehlikeyi ilk sezen böcek bütün koloniyi uyarır. Ancak, tehlikeyi haber veren böceğin salgıladığı alarm kokusu düşmanın da dikkatini çeker. Dolayısıyla kolonisini tehlikeye karşı uyaran böcek ölümü de göze almış olur.

Çayır köpekleri büyük koloniler şeklinde yaşarlar. Adeta bir kent haline dönüşmüş olan yuvaları, yaklaşık 30 hayvanın yaşadığı bölümlere ayrılmıştır. Bu kentteki hayvanların tümü birbirini tanır. Her zaman tünel dışında ve girişlerde bulunan tepeciklerin üzerinde her yönü görebilecek şekilde arka ayakları üzerinde dikilmiş nöbet tutan hayvanlar bulunur. Nöbetçilerden biri, bir düşman görürse, ıslık şeklinde bir dizi havlama sesi çıkarır. Bu uyarı, diğer nöbetçiler tarafından yinelenir ve uyarı, tüm kent tarafından duyularak alarm haline geçilmesini sağlar.

Burada öncelikle dikkat çekilmesi gereken bir nokta vardır. Canlıların birbirlerini fedakarca girişimlerle uyarması elbette düşündürücüdür. Ancak daha da önemlisi bu hayvanların her birinin birbirlerini "anlıyor" olmasıdır. Yukarıda söz ettiğimiz canlılardan biri, örneğin tavşan kuyruğunu havaya kaldırdığı zaman, etrafındaki diğer canlılar onun bir tehlike sinyali verdiğini hemen kavrarlar ve buna göre önlem alırlar. Oradan uzaklaşmaları gerekiyorsa uzaklaşır, saklanmaları gerekiyorsa saklanırlar. Burada düşünülmesi gereken şey şudur:

Bu hayvanlar bu işareti gördüklerinde kaçmaları gerektiğini anlıyorlarsa bu hayvanların daha önceden bunu kendi aralarında konuşarak kararlaştırmaları gerekir ki, tek komutta hemen uygulamaya geçirsinler. Bu tabii ki hiçbir akıl sahibi insanın kabul edemeyeceği bir olaydır. Öyleyse kabul edilmesi gereken şey, ki bu gerçek olandır: Bütün bu hayvanlar tek bir Yaratıcı tarafından yaratılmışlardır ve O'nun ilhamı ile hareket etmektedirler.Diğer bir örnek olarak üzerlerinde yaşayan kuşların attığı çığlıkların tehlikeyi haber verdiğini gergedanların anlayıp, buna tepki verdiklerinden söz ettik. Burada gözardı edilemeyecek derecede şuurlu davranışlar söz konusudur.

http://us1.harunyahya.com/Image/manzara/R0080.jpg

Şüphesiz bir canlının tehlikeye karşı diğer canlıları uyaracak bir hareketi "akletmesi" ve diğerleriyle anlaşıp bunu uygulamaya geçirmesi mümkün değildir. Şu durumda karşımıza çıkan bu şuurlu ve akılcı hareketlerin tek bir açıklaması vardır: Bu canlıların her birinin sahip oldukları yetenekler, sergiledikleri davranışlar kendilerine öğretilmektedir. Tüm bunları söz konusu canlılara öğreten ve uygulatan, herşeyin Yaratıcısı olan, yarattıklarını koruyup kollayan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah'tır.

Canlılar Tehlikelere Birlikte Karşı Koyarlar
Sürü halinde yaşayan hayvanlar tehlike anında birbirlerini uyarmanın yanı sıra tehlikeye de birlikte karşı koyarlar. Örneğin küçük kuşlar, doğan veya baykuş gibi yırtıcı kuşlar bölgelerine girdiklerinde topluca bu hayvanların çevresini sararlar. Bu arada çevredeki diğer kuşları da bölgeye çekmek için özel bir ses çıkartırlar. Küçük kuşların topluca gösterdikleri saldırgan hareketler, yırtıcı kuşları genellikle bölgeden uzaklaştırır. Bir arada uçan bir kuş sürüsü de aynı şekilde tüm sürü üyeleri için bir koruma sağlar. Örneğin sürü halinde uçan sığırcıklar aralarında geniş bir mesafe bırakarak uçarlar. Ancak bir doğan gördüklerinde aralarındaki boşlukları kapatırlar. Böylelikle doğanın sürünün ortasına dalmasını zorlaştırırlar, doğan bunu yapsa bile kanatlarını sakatlar ve avlanamaz.

Memeli hayvanlar da sürülerine bir saldırı olduğunda, toplu olarak hareket ederler. Örneğin zebralar düşmanlarından kaçarken yavrularını sürünün ortasına alırlar. Bu konuyla ilgili şöyle bir örnek verebiliriz:

İngiliz bilim adamı Jane Goodall Doğu Afrika'daki incelemeleri sırasında, düşmanlarından kaçan bir zebra sürüsünden üç zebranın geride kalarak yırtıcı hayvanlar tarafından çevrelerinin sarıldığını görmüştür. Gruplarından üç üyenin tehlike altında olduğunu fark eden diğer zebralar hemen geri dönerek toynakları ve dişleri ile düşmanlarını kaçırarak diğer zebraları kurtarmışlardır.Genel olarak bir zebra sürüsü saldırıya uğradığında sürünün lideri olan zebra geride kalır ve dişiler ile taylar önde koşarlar. Erkek zebra arkada zigzaglar çizerek koşar, çifteler atar, hatta geri dönüp saldırgan hayvanları kovaladığı bile olur.

Geyik ve zebra sürüleri genellikle birarada yaşarlar. Birbirlerinin düşmanlarını ise çok iyi tanırlar. Örneğin eğer zebralardan biri geyiklere saldırmak üzere olan bir düşmanı fark ederse geyik sürüsünü hemen tehlikeye karşı uyarır.Yunuslar da hep grup halinde gezerler ve en büyük düşmanları olan köpekbalıklarına karşı grupça karşı koyarlar. Yunuslar, köpekbalıkları yavrularını tehdit edecek şekilde yaklaştıklarında iki yetişkin yunus gruptan ayrılarak köpekbalığının dikkatini kendi üzerlerine çekerler. Köpekbalığının dikkati başka yöndeyken diğer grup elemanları bir anda köpekbalığının çevresinin sararlar ve hepsi birden köpekbalığına darbeler indirmeye başlarlar.

http://us1.harunyahya.com/Image/manzara/R0072(1).jpg

Ama bundan daha ilginç bir başka davranışları daha vardır. Yunus aileleri genellikle ton balığı sürüleriyle birlikte yüzer ve onlarla beslenirler. Bu nedenle ton balığı avcıları da yunus sürülerini takip ederler ve uygun gördükleri yerde ağlarını atarlar. Ancak ton balıkları için atılan ağlara bazen yunuslar da takılırlar. Yunuslar nefes alan canlılar oldukları için ağa takıldıklarında nefes alamadıkları için panik olup şoka girerler ve denizin dibine doğru inmeye başlarlar. Ailelerine olan bağlılıklarından dolayı, diğer yunuslar da hemen ağa takılan yunusun yardımına giderler. Tüm aile üyeleri ağa takılan yunusla birlikte suyun dibine iner ve onu kurtarmak için yukarı doğru itmeye çalışırlar. Ancak bu çabalarının sonucunda genellikle çoğu solunum yapamadıkları için ölürler. Üstelik bu, sadece tek bir yunus ailesine ait bir davranış değildir; tüm yunus aileleri benzer durumlarda aynı özveriyi gösterirler.

Gri balinalarda ise bir dişi yaralandığı zaman, bir ya da birden fazla erkek balina ona yardım ederler. Dişiyi solunum yapabilmesi için su yüzeyinde tutar ya da onu katil balinaların saldırısından korurlar.Misk sığırları da bir saldırganla karşılaştıklarında kaçmak yerine kendilerine bir güvenlik çemberi oluştururlar. Tüm grup üyeleri düşmana arkalarını dönmeden geri geri giderek bir daire haline gelirler. Yavrular bu dairenin merkezindedirler ve annelerinin uzun tüylerinin altında saklanırlar. Yetişkinler yavruların çevresini kuşatarak onları tam bir koruma altına alırlar. Saldırganların üzerine atılan bir misk sığırı saldırıdan sonra yavruları koruyan dairenin dağılmaması için yerine geri döner.

Hayvanların tehlike durumları dışında, avlanma sırasında gösterdikleri işbirliği konusunda da oldukça çarpıcı örnekler bulunmaktadır. Örneğin pelikanlar balık avlamaya daima kalabalık bir sürü halinde giderler. Uygun bir koy seçtiklerinde ise, sahile karşı yarım bir daire oluştururlar ve sığ suda gezinerek bu daireyi daraltırlar. Bu dairenin içine giren tüm balıkları yakalarlar. Dar nehirlerde ve kanallarda iki gruba bile ayrılırlar. Gece olduğunda da hepsi dinlenme yerlerine çekilirler ve hiç kimse onları körfezdeki pozisyonları ya da dinleme yerleri konusunda kavga ederken göremez.

http://us1.harunyahya.com/Image/manzara/R0164.jpg

Canlıların birbirleriyle bu derece içiçe yaşam sürmeleri, birbirlerini kollamaları, birlikte hareket etmeleri her insanın üzerinde düşünmesi gereken konulardır. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi burada söz konusu olan canlılar, şuurlu, zeki insanlar değil, aklı, bilinci olmayan zebralar, kuşlar, böcekler, yunuslar ve diğerleridir.Elbette canlıların bu işbirliklerini kendi iradeleriyle gerçekleştirdiklerini söylemek akıl sahibi bir insan için mümkün değildir. Akıl sahibi bir insanın bu gerçekler karşısında varması gereken sonuç şudur: Doğadaki herşey sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcı'nın eseridir. O Yaratıcı tüm canlıları, insanları, hayvanları, böcekleri, bitkileri, canlı cansız tüm varlıkları yaratan Allah'tır. O, üstün kudret, şefkat, merhamet, akıl, ilim ve hikmet sahibidir.

    Şu halde hamd göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve alemlerin Rabbi Allah'ındır. Göklerde ve yerde büyüklük O'nundur. O, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Casiye Suresi, 36-37)

Herbiri 350-400 kg ağırlığındaki yetişkin misk öküzleri omuz omuza vererek yavruları ve düşmanları arasında bir siper oluştururlar. Saldırı anında misk öküzleri geri geri gelerek bir daire oluştururlar ve yanda görüldüğü gibi yavruları ortalarına alırlar. Böylelikle yavrulara kesin bir koruma sağlanır.

HAYVANLARDA KAMUFLAJ

Şüphesiz müminler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 3-4)

Canlıların yaşamlarını devam ettirebilmeleri için gerekli şartlardan birisi de tehlikelerden sakınmaktır. Pek çoğunun kullandıkları yöntemleri biliriz. Ancak bazıları da vardır ki, insanin pek de aklına gelmeyecek bir yöntemi kullanırlar, kendilerini gizlerler...

Doğa birbirinden çok farklı özelliklere ve yasam biçimlerine sahip milyarlarca canlıya ev sahipliği yapar. Ve bu büyük misafirhanede yasayan hayvanlar arasında kimilerinin güçlü bir avcı, kimilerinin de saklanan bir av olduğu dikkati çeker. Ne var ki doğada öylesine mükemmel bir uyum, öylesine hassas bir denge vardır ki, milyonlarca canlı birbirlerine bağlı bir hayat sürdükleri halde bu denge bozulmamakta ve canlılar yok olmamaktadırlar. Oysa av-avcı zinciri içerisinde tek bir türün yok olması sistemin tamamen bozulmasına neden olacaktır. Resimdeki kelebeğin bu denli yaprağa benzemesi düşmanlarının onu fark etmesi önler. Elbette bu küçük hayvan, korunmak amacıyla kendi vücudunu yaprağa benzetmiş değildir. Hatta yaprağa benzediği için korunduğunu farkında bile değildir.

En ünlü kamuflajcı: BUKALEMUN
Hiç bulunduğu ortama göre renk değiştiren bir bukalemun gördünüz mü? Bu gerçekten de görülmeye değer olaylardan biridir. Zira bukalemun öylesine üstün bir kamuflaj yeteneğine sahiptir ki, bu isi yapmaktaki çabukluğu ile insani hayrete düşürür. Diğer pek çok sürüngen de renk değiştirme yeteneğine sahip olduğu halde hiçbiri bunu bukalemun kadar hızlı yapamaz.

D:\HERSEY\HERSEY\MY PICTURES\HAKIKAT-HAYVAN\İLGİNÇ BUKALEMUN.jpg

Sadece 5 cm. boyundaki bir bukalemun bile bulunduğu ortama göre renk değiştirebilir, birbirine bağlı olmadan her tarafa dönebilen gözleri ile avını koyulaştıran 'melanofor' hücrelerini büyük bir ustalıkla kullanabilir. Örneğin bir llayabilir ve gereken zamanda vücudundaki kılıftan sıyrılarak yepyeni parlak bir deriye bürünebilir.

Peki hiç düşündünüz mü, bukalemunun tüm vücudu bulunduğu ortama göre nasıl renk değiştiriyor ve derisi, çevresi ile inanılmaz bir benzerlik gösteriyor? Bukelamunlar bulundukları ortamdaki renk ve şekillere hayret verecek derecede uyum gösterecek bir vücut yapısına sahip kilinmislardir. Bukalemun, derisinin altındaki kırmızı ve sari renk taşıyıcıları, mavi ve beyaz yansıtıcı tabakayı ve en önemlisi de rengini koyulaştıran 'melanofor' hücrelerini büyük bir ustalıkla kullanabilir. Örneğin bir bukalemunu sapsarı bir ortama koyduğunuzda vücudunun renginin de hızla sari renge dönüştüğünü ve ortama uyum sağladığını görürsünüz. Üstelik bukalemun sadece tek bir renge değil alacalı renklere de tam bir uyum gösterebilmektedir. Bunu başarabilmesinin sırrı ise usta kamuflajcının derisinin altındaki renk hücrelerinin boyutça büyümeleri ve hızla yer değiştirerek bulundukları yere uyum göstermeleridir.
Peki bukalemun bu son derece mükemmel değişimi kendi kendine yapabilir mi? Bu soruya olumlu bir cevap verirsek, öncelikle bukalemunun saklanmak için böyle bir kabiliyete sahip olduğunu bildiğini, bulunduğu yerin renklerini ayırt edebildiğini ve ortam değiştiğinde de gizlenmek için vücut hücrelerine emir verebildiğini kabul etmek zorunda kalırız. Oysa bukalemun hiçbir şekilde renkleri ayırt etme kabiliyetine sahip olmayan bir canlıdır. Bukalemunu üstün bir kamuflaj yeteneği ile donatan ve onu verdiği ilham ile düşmanlarından koruyan Allah'tır. Bukalemunun yaratılışındaki bu mucizevi özellik bizi kuskusuz Allah'ın varlığına ve birliğine götürmektedir.

Peygamber Devesinin kamuflaj tekniği

D:\HERSEY\HERSEY\MY PICTURES\HAKIKAT-HAYVAN\PeygamberDevesi.jpg
Peygamber develeri yaşadıkları ortamda kendilerini mükemmel gizleme kabiliyetine sahip olan hayvanlardır. Birbirinden tamamen farklı renklere sahip olan bir çok tür Allah'ın kendilerine verdiği kamuflaj yeteneğini en güzel şekilde kullanır. Son derece çarpıcı bir görünüme sahip orkidenin üzerindeki peygamber devesini ayırt etmek adeta imkânsız.

Kelebeklerin kamuflaj tekniği
Dünyanın dört bir kösesinde, her türlü iklimde yasayabilen kelebekler de son derece savunmasız görünmelerine rağmen düşmanlarına karşı kendilerini gizlemekte oldukça ustadırlar. Rengarenk, olağanüstü güzellikteki kanatlar üzerindeki desenler kimi zaman kelebeğin konduğu yerle, kimi zaman da bir yaprakla insani oldukça şaşırtan bir benzerlik göstermektedir.

Bukalemunun yanında daha bir çok hayvan düşmanlarından korunmak için olağanüstü bir kamuflaj yeteneği sergiler. Oldukça kısa süre yasayan, yeryüzünün süsleri olan kelebekler, birbirinden çok değişik renklere sahip peygamber develeri, denizlerin sakinleri olan balıklar ve daha savunmasız görünen bir çok hayvan gösterdiği kamuflaj yeteneği ile insani oldukça şaşırtır.

D:\HERSEY\HERSEY\MY PICTURES\HAKIKAT-HAYVAN\yaprak taklidi yapan kelebek.jpg
Şüphesiz Allah gösterdiği bu delillerle yeryüzündeki hakimiyetini, yarattığı sistemin mükemmelliğini ve evrenin her noktasındaki uyumu görebilen gözler için sergilemektedir.

CANLILARDAKİ KUSURSUZ SİMETRİ

Simetri evrendeki uyumu sağlayan konulardan biridir. Bütün canlılar simetrik bir yapıya sahiptirler.
Evrendeki herşeyin kendi kendine gelişen tesadüfler neticesinde ortaya çıktığını iddia eden evrim teorisi savunucuları, doğada sergilenen bu renk çeşitliliği, düzen ve simetri karşısında açıklama getirememektedirler. Böylesine kusursuz bir düzenin kendiliğinden kör tesadüfler ile ortaya çıkmayacağı açıktır. Evrimcilerin öne sürdükleri hiçbir iddia ile, doğadaki canlıların renklerinin, desenlerinin, simetrinin oluşumunu açıklamaları mümkün değildir. Bu akıl sahibi her insanın hemen göreceği çok açık bir gerçektir. Öyle ki, teorinin kurucusu olmasına rağmen Charles Darwin'de bu gerçeği itiraf etmek zorunda kalmıştır:

"Parlak renklilik, erkek balıkların kuluçkaya yatması, parlak dişi kelebekler, bu güzelliğin doğal seleksiyon kontrolü altında gerçekleştiğini düşünemiyorum."

Elbette ki çevremizde gördüğümüz sayısız güzelliğin, rengarenk kelebeklerin, güllerin, menekşelerin, çileklerin, kirazların, gözalıcı renkleriyle papağanların, tavuskuşlarının, leoparların kısacası tüm ihtişamı ile yeryüzünün tesadüflerle oluştuğunu akıl ve mantık sahibi hiçbir insan iddia edemez.

Canlılar bu özelliklere sahip olarak Allah tarafından yaratılmışlardır. Allah'ın ilmi her yeri kuşatmıştır. O'ndan başka ilah yoktur.

Kelebeklerdeki Simetri
Resimdeki kelebek kanatlarını ilk kez görüyormuşcasına inceleyin. Böyle kusursuz bir estetik, en ufak hataya rastlanmayan simetri, gözalıcı renkler ve desenler karşısında muhakkak hayranlık duyarsınız.

http://us1.harunyahya.com/Image/manzara/Monark5.jpg
Şimdi bir kumaşı düşünün. Bu kelebek desenlerinden ilham alınarak dokunmuş, son derece estetik ve kaliteli bir kumaş. Böyle bir kumaşı mağaza vitrinlerinde gördüğünüzde ne düşünürsünüz? Muhtemelen bu kumaşın desenlerini çizen, çizerken de kelebek kanatlarındaki desenleri örnek alan bir sanatçının varlığı aklınıza gelir ve onun sanatını takdir edersiniz. Bu durumda şu gerçeği takdir etmelisiniz: Hayranlık duyduğunuz bu sanat, kelebekleri örnek alarak kumaş çizene değil, kelebek kanatlarındaki desenleri ve renkleri örneksiz olarak yaratmış olan Allah'a aittir. Kelebeklerin renkli ve farklı desenlere sahip olan kanatları Allah'ın renk sanatının ihtişamlı birer tecellisidir. Nasıl ki bir kumaş deseni kendiliğinden, tesadüfen ortaya çıkmazsa, kanatlardaki renk ve desen simetrisi de kesinlikle tesadüflerle oluşmayacak bir mükemmelliktedir.

Ayrıca yandaki resimde gördüğünüz kelebeklerin tek çarpıcı özellikleri sahip oldukları muhteşem kanatlar değildir. Kelebeklerdeki vücut tasarımı da her yönüyle kusursuzdur. Kelebekler çiçeklerdeki nektarı emerek beslenirler. Kimi zaman derinlerde olan nektarı alabilmeleri için kelebeklerin pek çoğunda Proboscis adı verilen uzun bir organ vardır. Proboscis, çiçeklerdeki nektar gibi sıvı besinleri emmek ya da su içmek için kullanılan uzun bir dildir. Kelebekler bu uzun dillerini kullanmadıkları zamanlarda içeriye doğru sararlar. Bu dil yuvarlanarak sarılmadığı zamanlarda kelebeğin boyunun 3 katı kadar uzayabilir.

http://us1.harunyahya.com/Image/manzara/kelebek(1).jpg

Kelebeklerin de diğer böceklerde olduğu gibi vücutlarının dışını çevreleyen bir iskeletleri vardır. Bu dış iskelet yumuşak bir dokuya sahip olan sert tabakalardan oluşur ve zırhlı bir elbiseye benzer. Bu sert tabaka "kitin" maddesinden oluşmaktadır. Bu tabakanın oluşumu son derece ilginç bir süreç sonunda gerçekleşir.

Bilindiği gibi, kelebek tırtılları oldukça detaylı bir metamorfoz süreci geçirir. Tırtıl öncelikle bir pupa olur, daha sonra pupa kelebeğe dönüşür. Bu değişim boyunca kanatlarda, duyargalarda, bacaklarda ve diğer organlarda küçük değişiklikler meydana gelir. Uçuş kasları, kanatlar gibi farklı merkezlerdeki hücrelerde değişimin her aşamasında kendilerini tekrar düzenler. Bundan başka bu değişimlerle birlikte vücuttaki hemen her sistem de -sindirim sistemi, boşaltım sistemi ve solunum sistemi- gibi-değişim geçirir.

http://us1.harunyahya.com/Image/manzara/kelebek5.jpg

Kelebeklerin sahip oldukları bu tasarım çeşitliliği, tıpkı kanatları gibi sonsu güç sahibi olan Allah'a aittir. Allah her canlıya ihtiyacı olan özellikleri verendir.

"Allah. O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kavrayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyük." (Bakara Suresi, 255)

Kelebek desenlerinden ilham alınarak dokunmuş bir kumaş düşünün. Bu kumaşı gördüğünüzde muhtemelen bu kumaşın desenlerini çizen, çizerken de kelebek kanatlarındaki desenleri örnek alan bir sanatçının varlığı aklınıza gelir ve takdir edersiniz.

Hayranlık duyduğunuz bu sanat, kelebekleri örnek alarak kumaş çizene değil, kelebek kanatlarındaki desenleri ve renkleri örneksiz olarak yaratmış olan Allah'a aittir. Nasıl ki bir kumaş deseni kendiliğinden, tesadüfen ortaya çıkmazsa, kanatlardaki renk ve desen simetrisi de kesinlikle tesadüflerle oluşmayacak bir mükemmelliktedir.

http://us1.harunyahya.com/Image/manzara/kelebek4.jpg

CANLILARDAKİ ANTİFRİZ SİSTEMİ

Bazı balık türleri vücutlarında, bir patlayıcıyı (sodyum) ve bir zehri (klorür) birleştirerek tuz üretirler ve bu tuz sayesinde vücut sıvılarının donma noktasını düşürürler. Bu canlılara nasıl davranacakları öğreten alemlerin Rabbi olan yüce Allah'tır. 

Dikkatinizi bir an için içinde bulunduğunuz ortamdan ayırıp, doğaya yöneltin. Mükemmel uçuş yetenekleri ile kuşlar, sahip oldukları üstün sonar sistemi ile yunuslar, müthiş kimyasal silahı ile bombardıman böceği ve siz, bedeniniz, gözleriniz, kirpikleriniz.

"Doğa" bunlara benzer kusursuz tasarım örnekleri ile doludur. Örneğin insanın vücudunda, vücut sıcaklığını ortalama 36,8 derecede sabit tutmak için gece-gündüz otomatik bir bilgisayar gibi çalışan bir termostat bulunur. Sahip olduğumuz bu ısı kontrol sistemi, bizim için ideal ısı derecesinin nasıl olması gerektiğini düzenli olarak bildirir. İnsan bu sayede çöl sıcakları ya da soğuk kutup tipileri gibi özel hava koşullarının dahi üstesinden gelebilir. Eğer vücudunuz çok sıcaksa, terlemenin başlaması için komut yayılır. Vücudun yüzeyine çıkan su, sizi serinletmeye başlar. Eğer ısı kontrol merkezi vücudunuzun soğuk olduğuna karar verirse, kan damarlarının daralması için mesajlar gönderilir ve kanın soğuk deriden uzaklaşması sağlanır. Pek çok kimsenin haberdar dahi olmadığı ve daha pek çok detayı olan bu sistem, bizim için kusursuz bir şekilde çalışır.

Soğukkanlı canlılarda ise böyle bir iç denetim söz konusu değildir. Onlar vücut sıcaklıklarını çevrelerinden ısı transferi yaparak elde ederler. Bu özellik düşünüldüğünde akla, "kutuplarda yaşayan balıkların sıfırın altındaki soğuklarda neden donmadıkları" sorusu gelecektir.

Bu canlıların bedenlerinde onları donmaktan koruyacak özel bir sistem bulunur: Antifriz sistemi. Şimdi bu sistemin canlıları donma tehlikesinden nasıl koruduğunu yakından inceleyelim.

http://us1.harunyahya.com/Image/manzara/R0137.jpg

Kutup Soğuklarında Bile Donmayan Balıklar
Dünyanın en soğuk yaşam ortamına sahip olan Güney Antarktika'nın dondurucu soğuklarında yaşayan balık türleri vardır. Bu canlıların zor koşullara rağmen hayatlarını devam ettirebilmeleri son derece olağanüstü bir durumdur. Bunu başarmalarını sağlayan etken, vücut sıvılarının donma noktasını düşüren 'antifriz' maddesidir.

Güney Kutbu balıkları için önemli bir tehlike çok katlı buz tabakalarıdır. Yılın en azından 10 ayı boyunca 2 ila 3 metrelik bir buz tabakası denizin üzerini yaza kadar kaplar. Yaz mevsimi geldiğinde ise fırtınalar bu tabakayı kırar ve açık denize sürükler. İşte bu durum balıklar için oldukça elverişsiz koşullar oluşturur. Özellikle buz, balıklar için büyük bir tehlikedir, çünkü buzun solungaçlardan ve deriden kolaylıkla vücuda sızma ihtimali vardır. Ancak soğukkanlı hayvanlar olan ve temelde çevreleriyle aynı sıcaklıkta olan bazı balık türleri, kanları donma noktasının 10C altına kadar soğuduğunda bile yaşamlarını sürdürebilirler. Bu sıcaklık buz kristallerinin oluştuğu sıcaklıktır. Balıkların bedenlerine buz girmediği sürece, aşırı soğumaya dayanabilirler ve vücut sıvılarının akıcılığını koruyabilirler.

Balıkların donmasını engelleyen maddeler
Birçok deniz balığında donma noktasını sıfırın altına çeken -bu saf suyun standart donma noktasıdır- birtakım maddeler bulunur. Bu maddeleri araştıran bilim adamları balıkların vücudunda donma noktasının düşmesine katkıda bulunan asıl maddelerin vücut sıvılarındaki tuzlar -özellikle de sodyum klorür- olduğunu bulmuşlardır. Bu tuzlar, donma noktasındaki düşüş miktarının %85'inden sorumludurlar. Düşüşün yüzde 15'inin nedeni ise, kanın ve doku sıvılarının doğal bileşenleri olan az miktarlardaki potasyum, kalsiyum, üre, glükoz ve aminoasitlerdir.

Bu arada sodyum klorürün oluşumundaki olağanüstülüğe de değinmekte fayda vardır: Klor atomu, en dış yörüngesinde yedi elektrona sahiptir. Atomlar bilindiği gibi dış yörüngelerindeki elektron sayısını sekize tamamlamak isterler. Klor atomu da bu amaçla dış yörüngesinde tek atomu olan sodyumla birleşir ve sodyumklorür molekülünün oluşmasını sağlar. İşte bu ortaklık sayesinde bildiğimiz sofra tuzu yani sodyum klorür oluşur. Bu iki atomun arasındaki elektron alışverişi zehirli olan klorla bir patlayıcı olan sodyumu, farklı bir amaca hizmet edecek bir yapıya dönüştürmüştür.

Sonuç olarak Antarktik balıklarının donma noktasının düşüşünü dengelemeleri ve bu sayede yaşamlarını sürdürebilmeleri çoğunlukla vücut sıvılarında bulunan bu antifriz molekülüne bağlıdır. Ayrıca sodyum klorür, su içerisinde sodyum ve klorür iyonlarına ayrıştığı için, sodyum klorürün suyun donma noktasını düşürücü etkisi diğer moleküllere göre çok daha fazladır. Çünkü bir sıvının donma noktasını belirleyen en önemli faktör, sıvıdaki parçacık yani atom sayısıdır. Söz konusu sıvıda ne kadar çok parçacık varsa, su moleküllerinin kümeleşerek bir buz kristali oluşturma -dolayısıyla da donma- olasılığı da o denli az olur. İşte sodyum klorür de bu bakımdan diğer moleküllerden 200-300 kat daha etkilidir.

http://us1.harunyahya.com/Image/manzara/R0098.jpg

Kışın yollardaki donma tehlikesine karşı tuz atıldığını hepimiz biliriz. Bu yöntemin ilk defa çözüm olarak önerilişi kuşkusuz pek çok alanda bilgi sahibi olmayı gerektirir: Suyun donma noktasını hangi bileşiğin düşürebileceği, bunun için etkili olabilecek bir maddenin nasıl üretilebileceği, hangi atomların hangi şartlar altında birleşebileceği gibi... Peki böylesine kapsamlı bir bilgiyi kutuplardaki balıklar sizce nereden öğrenmiş olabilirler? Vücutlarında bir patlayıcı bir madde (sodyum) üretmeyi ve sonra bunu bir zehri (klorür) birleştirerek tuz üretmeyi ve bu tuz sayesinde vücut sıvılarının donma noktasını düşürebileceklerini onlara kim öğretmiştir?

Güçlü antifriz özellikleri olan bu bileşikleri üretmek kuşkusuz ne balıkların akıl edip kendi kendilerine güç yetirebilecekleri, ne de tesadüfi etkilerle kazanılabilecek bir özellik değildir. Bu mucizevi olayın tek bir açıklaması vardır: Balıkları antifriz özelliği taşıyan bir madde üretebilecek tasarımla yaratan ve onları dondurucu soğuklardan koruyan alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Allah tüm canlıları sonsuz şefkati ve merhametiyle korumaktadır.
Allah bir ayetinde şöyle buyurur:

"Sizin ilahınız yalnızca Allah'tır ki, O'nun dışında ilah yoktur. O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır." (Taha, 98)

CANLILARDAKİ MEKANİK SİSTEM

Çoğu zaman tasarımcılar için, harekete dayalı sistemlerin tasarımı, durağan yapılı sistemlerin tasarımından daha zordur. Söz gelimi bir matkabı tasarlarken karşılaşılan problemler bir sürahiyi tasarlarken karşılaşılan problemlerden daha çoktur. Çünkü ilkinde fonksiyon ilk planda iken, ikincisinde şekil ön plandadır. Ve fonksiyon ağırlıklı tasarımlar daha karmaşıktır. Tasarımdaki her parça amaca hizmet etmelidir ve hepsinin bir görevi olmalıdır. Bir tek parçanın eksikliğinde veya tasarım bozukluğunda sistem işlemez.

Böyle bir hatayı taşıyan tasarımlar başarısızlığa mahkumdur. Nitekim insanların yaptığı mekanik sistemlerdeki hatalar sanılandan çok daha fazladır. Bunların bir çoğu deneme yanılma yöntemine göre tasarlanmıştır. Hatalar, ürünün piyasaya çıkmadan önce yapılan modellerinde giderilmeye çalışılmıştır. Ancak bu da kullanıma sunulan ürünlerde hata olmasını engelleyememiştir. Oysa aynı şeyi doğadaki mekanik sistem tasarımları için söylemek imkansızdır. Tüm canlılardaki mekanik tasarımlar mükemmeldir. Ve bu mükemmel tasarım tek bir seferde hatasız olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü Allah, tüm bunları kusursuz bir biçimde yaratmıştır. Şimdi Allah'ın bu üstün yaratışına örnek oluşturan bazı canlıları inceleyelim.

http://us1.harunyahya.com/Image/manzara/R0124.jpg

Ağaçkakanın Kafatası
Ağaçkakanlar, ağaç kabuğuna yaptıkları vuruşlarla kabuğu koparır, sonra da ortaya çıkan böcekleri ve kabuğun altına saklanmış yumurtaları yiyerek beslenir. Bu kuşlar, yuvalarını sağlam, canlı ağaçlara oyarlar. Bu oyukları açarken de bir marangoz kadar maharetlidirler. Büyük noktalı ağaçkakan türü saniyede dokuz-on vuruş yapar, daha küçük boyutlu ağaçkakanlarda ise bu sayı on beş-yirmiye kadar çıkar. En usta ağaçkakan türlerinden biri de Yeşil ağaçkakandır.
Yeşil ağaçkakan ağaçları oyarken, gagası saatte yüz kilometreden daha büyük bir hızla çalışır. Fakat kiraz büyüklüğündeki beyni bu sarsıntılardan etkilenmez. İki vuruşu arasındaki zaman farkı, saniyenin binde birinden azdır. Ağaçkakanın sırrı, boyun kaslarındadır. Vurmaya başlayınca, baş ve gaga tam bir doğru üzerine gelirler. En küçük bir sapma, beyinde yırtılma yapabilir.

Bu denli hızlı bir vuruşun betona kafa atmaktan bir farkı yoktur. Kuşun beyninin hiçbir hasara uğramaması ise ancak olağanüstü bir tasarımla mümkündür. Kuşların büyük çoğunluğunda kafatası kemikleri birbirine yapışıktır. Gaga ise çenenin hareketiyle açılır. Oysa ağaçkakanlarda gaga ve kafatası, vuruş sırasında oluşan şoku emen süngerimsi bir madde ile birbirinden ayrılmıştır. Bu esnek madde, otomobil amortisörlerindekinden çok daha iyidir. Bu üstünlüğü, çok kısa aralıklarla oluşan şokları da emebilmesinden ileri gelir. Bu madde her vuruşta oluşan şoku emip bir sonraki şoku karşılayacak duruma gelebilir. Üstelik bunu saniyede onu aşan vuruşun yapıldığı şartlarda başarır. Bu madde modern teknolojinin geliştirdiği tüm benzerlerinden üstündür. Ağaçkakanın kafatası ve üst gagasının olağan dışı bir yöntemle bağlanmış olması, her vuruşta beyninin bulunduğu bölümün gagadan uzaklaşmasını, böylece şok emici ikinci bir mekanizma oluşmasını sağlar. (Bilim ve Teknik / Görsel Bilim ve Teknik Ansiklopedisi, İstanbul: Görsel Yayınlar, 1983-84, s.16)

Zürafanın Pompası
http://us1.harunyahya.com/Image/33.jpg

Zürafa beş metreye varan boyuyla karada yaşayan en büyük hayvanlardandır. Hayvanın yaşayabilmesi için kalbinden iki metre yukarıdaki beynine kan göndermesi şarttır. Bunun içinse olağanüstü güçlü bir kalbe ihtiyacı vardır. Nitekim zürafanın kalbi 350 mmHg'lik bir basınçla kan pompalayacak kadar güçlüdür.

Normalde bir insanı öldürebilecek kadar güçlü olan bu sistem, özel bir haznenin içinde bulunur. Hazne, basıncın bu ölümcül etkisini kaldırabilmek için küçük damarlarla kuşatılmıştır. Baştan kalbe kadar giden bölümde; yukarı çıkan ve aşağı inen damarların oluşturduğu bir U sistemi bulunur. Ters yönde akan kan damarları toplam basıncı sıfırlar, böylece hayvan ani kanamalara neden olacak iç basınçtan kurtulmuş olur.

Kalpten aşağıda olan kısımda ise, fazla kalın olmadığından bacakların ve ayağın da özel bir korumaya ihtiyacı vardır. Zürafanın bacak ve ayaklarını saran derinin son derece kalın olması onu kan basıncının kötü etkilerinden korur. Ayrıca damarların içinde, şiddetli kan akışını durdurarak basıncı kontrol altına alan kapakçıklar da bulunur. Asıl büyük tehlike ise, hayvan su içmek için başını yere kadar indirdiğinde ortaya çıkar. Normalde beyin kanamasına sebep olacak kadar şiddetli olan kan basıncı, bu durumda çok daha artar. Ama bu tehlike karşısında kusursuz bir önlem alınmıştır. Vücutta salgılanan "sefaloraşidien" adlı sıvı devreye girer ve kalp hacmini küçülterek pompalanan kanı azaltır. Öte yandan, hayvanın boynunda, başını aşağı eğdiğinde devreye giren özel kapakçıklar vardır. Bu kapakçıklar kanın akışını büyük ölçüde azaltır ve böylece zürafa güven içinde su içip tekrar başını yukarı kaldırabilir. Zürafanın kat kat olan damarlarının kalınlığı da, yine bu yüksek basınç tehlikesine karşı alınmış bir tedbirdir.

Palamut Böceği ve Delme Mekanizması
Palamut böceği, adından da anlaşılacağı gibi, meşe ağacının palamut adlı meyvesine bağımlı yaşar. Böceğin kafasından oldukça uzun bir boru uzanır. Gövdesinden bile daha uzun olan bu borunun ucunda da minik fakat çok keskin bir testere dişi bulunur. Böcek normal zamanda bu boruyu, yürümesine engel olmaması için, vücuduyla aynı doğrultuda tutar. Bir palamudun üzerine geldiğinde ise, boruyu ona doğru eğer. Bu haliyle tam bir sondaj makinesine benzemektedir. Borusunun testereye benzeyen ucunu palamuda dayar. Hareketli kafasını bir sağa bir sola döndürerek boruyu oynatır ve palamudu delmeye başlar. Böceğin kafası bu iş için ideal bir tasarıma sahiptir ve olağanüstü bir hareket serbestliği gösterir.

Böcek bu şekilde sondaj yaparken bir yandan da borusu aracılığıyla palamut içindeki meyveyi yiyerek beslenir. Ancak meyvenin büyük bölümüne dokunmaz; bunu yeni doğacak yavrusu için saklamaktadır. Delme işlemi tamamlandığında, böcek açılan delikten içeri bir tane yumurta bırakır. Yumurta, annesinin palamut içinde açtığı kanalın içine yerleştikten sonra larva halini alır. Larva palamudu yemeye başlar. Yedikçe büyür, büyüdükçe de daha çok yer. Larva ne kadar çok yerse, palamut içinde gelişmek için kendine o kadar çok yer açmış olur.

Bu durum, palamut bağlı olduğu daldan düşene kadar devam eder. Palamudun yere düşerken çıkan çarpma sesi ve sarsıntı, larvaya artık dışarı çıkma zamanının geldiğini haber verir. Güçlü dişleri sayesinde, daha önceden annesinin açtığı deliği büyütür. Son derece semirmiş olan larva, zorla da olsa kendini bu delikten dışarı çıkarır. Larvanın bundan sonraki ilk işi kendini yerin 25-30 cm kadar altına gömmektir. Burada "pupa" evresini geçirecek ve bir ile beş yıl boyunca bekleyecektir. Tam bir yetişkin olup toprak üzerine çıktığında ise, bu kez o palamutlara sondaj yapmaya başlar. Pupa süresindeki farklılık, yeni sürgündeki palamutların olgunlaşmasına bağlı olarak değişmektedir. (Mark W. Moffet, "Life in a Nutshell", National Geographic, s. 783-788)

http://us1.harunyahya.com/Image/manzara/R0121.jpg

Palamut böceğinin bu ilginç hayatı, evrim teorisini çürüten ve Allah'ın canlıları ne denli kusursuz tasarımlarla yarattığını gösteren delillerden biridir. Dikkat edilirse, böceğin her türlü mekanizması belirli bir plan üzere tasarlanmıştır. Sondaj borusu, bu borunun ucundaki kesici dişler, borunun kullanılmasını sağlayan oynak kafa yapısı, tüm bunlar rastlantılarla ya da "doğal seleksiyonla" açıklanamaz. Sahip olduğu uzun boru, sondaj işini kusursuzca başarmadığı sürece, hayvan için bir ayak bağından ve dolayısıyla dezavantajdan başka bir şey olmayacaktır. Bu yüzden "aşama aşama" geliştiği iddia edilemez. Öte yandan larvanın sahip olduğu organlar ve içgüdüler de ortada "indirgenemez kompleks" bir süreç olduğunu göstermektedir. Larvanın palamut kabuğunu parçalayacak güçlü dişlere sahip olması, dışarı çıktığı anda toprağın derinliklerine girmesi gerektiğini "bilmesi" ve burada beklemek için de "sabretmesi" zorunludur. Aksi halde canlı neslini sürdüremeyecek ve yok olacaktır. Tüm bunlar rastlantılarla açıklanamaz ve bu küçük canlının çok üstün bir akıl gösterisiyle yaratıldığını ortaya koyar.

Allah bu küçük canlıyı kusursuz organlar ve kusursuz içgüdülerle yaratmıştır. Çünkü O, "Kusursuzca yaratan"dır. (Bakara Suresi, 54) 


BÖCEKLERDEKİ AERODİNAMİK YAPI

Bir böcek uçarken ortalama olarak saniyede birkaç yüz defa kanat çırpar. Hatta kanatlarını saniyede 600 defa çırpabilen böcekler bile vardır. Bir saniyede bu kadar hareketin, üstelik olağanüstü bir hassaslıkta yapılması, bu tasarımın teknolojik olarak taklit edilmesini imkansız kılmaktadır.

Nitekim California Üniversitesi'nde biyoloji profesörü olan Michael Dickinson ve arkadaşlarının meyve sineklerinin uçuş tekniğini ortaya koyabilmek için geliştirdikleri robot, meyve sineğinin 100 katı büyüklükte ve ancak binde biri hızla kanat açıp kapama hareketi gerçekleştirebilmektedir. Üstelik her beş saniyede bir kanat hareketi yapan robot sineğin bu hareketi için 6 ayrı motor kullanılmak zorundadır.

http://us1.harunyahya.com/Image/manzara/meyve_sinegi1.jpg

Bilim adamları yıllardır böceklerin kanat çırpma hareketlerinin ayrıntılarını ortaya koymak için çeşitli deneyler yapmaktadırlar. Bunlardan biri de California Universitesi'nde bir biyolog ola Prof.Michael Dickinson'un meyve sinekleri üzerinde yaptığı deneylerdir. Bu deneyler sırasında Dickinson sinek kanatlarının -basit menteşelerle tutturulmuş gibi- düz hareketler yapmadığını, aksine son derece kompleks aerodinamik tekniklerden yararlandığını tespit emiştir. Ayrıca her çırpmada kanatların yönü değişmektedir: Aşağı hareket eden kanatta üst kısım yukarı bakarken, yukarı harekette kanat dönerek, bu kez kanadın alt kısmı yukarı bakmaktadır. Bu kompleks uçuş tekniğini analiz etmek isteyen bilim adamları ise, uçak kanatları için kullanılan "klasik aerodinamiğin" yetersiz olduğunu ifade etmektedirler.

Nitekim meyve sinekleri de uçmak için birden fazla aerodinamik özellikten yararlanmaktadırlar. Örneğin kanatlar bir vuruş meydana getirdiğinde arkasında girdaplı, komplike bir hava dalgası bırakır. Kanat geri dönerken de bunu dümen suyu gibi dalganın içinden geçirerek, daha önce kaybettiği enerjisinin bir kısmını yeniden devreye sokmuş olur. Saniyede 200 kez kanat çırpan 2,5 milimetrelik meyve sineği ve diğer böceklerin uçuş kasları en güçlü kaslar olarak nitelendirilir.

http://us1.harunyahya.com/Image/manzara/meyve_sinegi3.jpg

Ayrıca kanatların yanı sıra sahip oldukları keskin gözler, denge için kullandıkları ufak arka kanatlar ve kanatların zamanlamasını ayarlayan alıcılar gibi daha pek çok detay da tasarımlarındaki mükemmelliği artırmaktadır.
Burada göz ardı edilmemesi gereken bir konu da, böceklerin milyonlarca senedir bu aerodinamik kurallardan yararlanarak uçtuklarıdır. Günümüzde en gelişmiş teknolojileri kullanan bilim adamlarının bile, böceklerin uçuş tekniklerini tam olarak açıklayamamaları yaratılışın apaçık delillerinden biridir. Allah hikmetle bakan gözler için, küçücük bir böcekte de aklının ve ilminin benzersizliğini sergilemektedir. Bir ayette Allah buna şöyle dikkat çekmektedir:

"Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir." (Bakara Suresi, 117)

KARINCA KOLONİLERİ

Böcekler içinde "toplumsal açıdan" en gelişmişlerden biri olan karıncalar, son derece "iyi örgütlenmiş" bir düzen içinde, "koloniler" denen topluluklar halinde yaşarlar. Topluluk halinde yaşadıkları için, koloninin belirli bir düzen dahilinde hareket etmesi, karışıklık çıkmaması açısından çok önemlidir.
Kollektif çalışma, askeri strateji, gelişmiş bir iletişim ağı, örnek ve rasyonel bir hiyerarşi, disiplin, kusursuz bir şehir planlaması...
Biraz önce okuduğunuz cümle toprağın üzerinde sadece giriş kısmını gördüğümüz karınca yuvalarındaki yaşamın kısa bir özetidir. İnsanların bile her zaman yeteri kadar başarılı olamadığı bu alanlarda, karıncalar son derece başarılıdırlar. Toprağın altındaki yuvalarında karıncalar bir yandan besin üretip depolarken, bir yandan yavrularını gözetir, bir yandan kolonilerini korur ve bir yandan da savaşırlar. "Terzilik" yapıp, "tarım"la uğraşan, "hayvan yetiştiren" karınca kolonileri bile vardır. Aralarında çok güçlü bir iletişim ağı bulunan bu canlıların yaşamı, toplumsal örgütlenme ve konularında uzmanlaşma açısından incelendiğinde, hiçbir canlı ile kıyaslanamayacak bir üstünlüğe sahip oldukları görülecektir.
Karınca topluluklarında her birey kendi üzerine düşeni eksiksiz olarak yapmaktadır. Her birey için önemli olan kendi istekleri değil koloninin devamlılığıdır.
Kuran'da Allah canlılardaki ibretlere dikkat çekerek üzerlerinde düşünmemizi istemektedir. Karıncalar da Allah'ın aşağıdaki ayetinde dikkat çektiği, üzerinde düşünülmesi gereken canlılardan biridir:
Şüphesiz müminler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip yaydığı canlılarda da kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 3-4)
Yapı olarak bir karargahtan hiç farkı olmayan yuvalarını yaparken karıncalar hiçbir eğitim almazlar. Yumurtadan ilk çıktığı andan itibaren her karınca görevini bilir ve hiç vakit kaybetmeden uygulamaya geçirir. Yuvayı nasıl yapacağını da bilir, yiyeceği nasıl bulacağını, larvalara nasıl bakacağını kısacası ne yapması gerektiğini çok iyi bilir ve harfiyen uygular. Bu durum, karıncaların bu bilgilere henüz dünyaya gelmeden sahip olduklarını gösterir. Daha doğrusu tüm bu bilgiler, ilk ortaya çıkmalarıyla beraber, kendilerini yaratan Yüce Allah tarafından karıncalara ilham edilmektedir.
Karıncalar dış görünüş olarak her ne kadar birbirlerine benzer görünseler de, yaşayışları ve fiziksel özellikleri açısından yaklaşık 8000 türe ayrılırlar. Her türün de kendine özgü özellikleri vardır.
http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/2a.jpg
http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/3.jpg
http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/4.jpg
http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/5.jpg
http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/6.jpg
Karınca türlerinin içinde en ilginç olanlardan biri, yaprak kesici karıncalar olarak da bilinen "Atta"lardır. Attaların belirgin özellikleri koparttıkları yaprak parçalarını başlarının üstünde yuvalarına taşıma alışkanlıklarıdır. Karıncalar, sağlamca kenetlenmiş çenelerinde taşıdıkları, kendilerine oranla oldukça büyük yaprak parçalarının altına gizlenirler. Bu nedenle işçi karıncaların gün boyunca çalıştıktan sonra yuvaya dönüşleri çok ilginç bir görünüm ortaya çıkarır. Böyle bir görüntüyle karşılaşan kişi, ormanın zemini sanki canlanmış, yürüyormuş hissine kapılacaktır.
Attaların bu yaprakları niye taşıdıklarını araştıran bilim adamları karıncaların bunları mantar üretiminde kullandıklarını hayretle keşfetmişlerdir.

Karıncalar yaprakların kendisini yiyemezler, çünkü vücutlarında bitkilerde bulunan selülozu sindirebilecek enzimler yoktur. İşçi karıncalar bu yaprak parçalarını çiğneyerek bir yığın haline getirirler ve yuvanın yeraltındaki odalarında saklarlar ve yaprakların üzerinde mantar yetiştirirler.

Bu yolla, büyüyen mantarların tomurcuklarından kendileri için gerekli proteini elde ederler.
Attalarla mantarlar arasındaki ortak yaşam sayesinde, karıncalar beslenmede ihtiyaç duydukları proteini yaprakların üzerinde yetiştirdikleri mantar tomurcuklarından alırlar. Yandaki resimde karıncaların yetiştirmiş olduğu mantar bahçesi görülmektedir.

http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/mantar1.jpg
Attalarla mantarlar arasındaki ortak yaşam sayesinde, karıncalar beslenmede ihtiyaç duydukları proteini yaprakların üzerinde yetiştirdikleri mantar tomurcuklarından alırlar. Yukarıdaki resimde karıncaların yetiştirmiş olduğu mantar bahçesi görülmektedir.
Burada Attaları bekleyen bir tehlike vardır. İşlerine yarayacak mantarı yetiştirirken, bahçelerinde zararlı mantarların üremesi ihtimali de vardır. Peki bahçelerini yalnızca "ekim" öncesinde temizleyen Attalar, zararlı mantarlardan nasıl korunabilmektedirler? Bunun sırrı, yaprakları çiğnedikleri sırada kullandıkları tükürükte gizlidir. Tükürük, istenmeyen mantarların oluşumunu engelleyici bir antibiyotik ve doğru mantarın gelişimini hızlandırıcı bir madde de içermektedir.
Böylesine mucizevi bir olayı karıncaların nasıl gerçekleştirdiklerini düşündüğünde, insanın karşısına "neden ve nasıl"larla dolu yüzlerce soru çıkacaktır. "Neden karıncalar diğerleri gibi normal yollarla beslenmeyi değil de, bahçıvanlık yaparak mantar yetiştirmeyi tercih etmişlerdir? Bahçe bakımını, mantar yetiştirmeyi nereden öğrenmişlerdir? Yaprakları çiğneyince mantar üretebileceklerini nasıl keşfetmişlerdir ve bunu daha sonraki nesillere nasıl öğretmişlerdir?"
Bu gibi soruların tek bir cevabı vardır:
Karıncalar, yaptıkları bütün işleri başarabilecek şekilde tasarlanmış ve programlanmışlardır. Böylesine karmaşık davranışlar, zaman içinde aşamalarla gelişebilecek basit olaylar değildir. Kapsamlı bir bilginin ve çok üstün bir aklın eseridirler. Tüm bu bilgileri var oldukları ilk günden itibaren karıncalara veren, onları tüm hayret verici özellikleriyle yaratan, şüphesiz Alemlerin Rabbi olan Allah'tan başkası değildir.
Attaların çok ilginç bir de savunma yöntemleri vardır. Yaprak kesici karınca kolonisinin orta boylu işçileri hemen hemen tüm günlerini yaprak taşımakla geçirirler. Bu taşıma esnasında kendilerini korumaları zorlaşmaktadır; çünkü kendilerini korumaya yarayan çeneleri ile yaprak taşımaktadırlar. Peki kendi kendilerini koruyamadıklarına göre kim onları korumaktadır?
Yaprak taşıyan işçi karıncaların yanlarında sürekli daha küçük boy olan işçiler ile dolaştıkları görülmüştür. Önceleri bu durumun tesadüf olduğu zannedilmiştir. Ancak daha sonra bu hareketin sebebi araştırılmaya başlanmıştır. Uzun bir inceleme sonucunda ortaya çıkan durum, gerçekten şaşırtıcı bir işbirliğidir.
http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/karin.jpgYaprak taşımakla görevli olan orta boy karıncalar, kendilerine düşman olan bir sinek türüne karşı ilginç bir savunma yöntemi kullanmaktadırlar. Düşman sinek, yumurtalarını bırakmak için son derece farklı bir yer seçmiştir; her karıncanın baş kısmına bir tane yumurta bırakır. Karıncanın vücudunda zamanla gelişip yumurtadan çıkan yavru sinek, hayvanın beynine kadar ilerleyerek ölümüne sebep olur. İşte işçi karıncalar, yanlarında küçük boy yardımcıları olmadan, her an saldırmaya hazır bu sinek türüne karşı savunmasız kalırlar. Normal zamanlarda üzerlerine konmak isteyen sinekleri makasa benzeyen keskin çeneleri ile derhal uzaklaştırmayı başaran işçi karıncalar, yaprak taşırken bunu yapamazlar. Bu yüzden de kendileri adına savunma yapacak bir başka karıncayı taşıdıkları yaprağın üzerine yerleştirirler (sağda). Sineğin saldırısı sırasında da bu küçük koruyucular yaprağın üzerinden düşmana karşı mücadele verirler.
Birkaç özelliğini anlattığımız Atta karıncaları yeryüzündeki binlerce karınca türünden sadece bir tanesidir.
Her türün kendine özgü özellikleri olduğu düşünüldüğünde Allah'ın yaratma sanatındaki benzersizlik bir kere daha görülmektedir.

Alemlerin Rabbi olan Allah, yarattığı her şeyi O'nu bilip tanımamız için yaratmıştır.
Gerçekten, gece ile gündüzün ardarda gelişinde ve Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde korkup-sakınan bir topluluk için elbette ayetler vardır. (Yunus Suresi, 6)

CANLI UÇUŞ MAKİNESİ: YUSUFÇUK

Kuşlar, insanoğlunun asırlardır gerçekleştirmek istedikleri bir işi başarırlar: Uçmak...

http://us1.harunyahya.com/Image/manzara/R0163.jpg

İnsanlar uçabilmenin yollarını bulmak için çok uğraştılar. İlk uçağın yapılmasından bugüne kadar yaklaşık yüzyıl geçti. Binlerce değişik modelde uçak geliştirildi. Onbinlerce bilim adamı daha iyi uçabilen makineler yapmak için çalıştı.
Sonuçta ortaya bugün kullanılan mükemmel uçuş makineleri çıktı.

Uçmak büyük bir güçtür. Ancak bu güç, ne kadar kontrol altına alınırsa, o kadar etkili olur. Gerektiğinde havada durmak, veya istenilen noktaya iniş yapabilmek, en az uçabilmek kadar önemlidir. İşte bu yüzden insanlar manevra yeteği yüksek bir uçuş makinesi geliştirmişlerdir; helikopter...
Helikopter havada asılı durabilir. Dikine iniş kalkış yapabilir.

Özellikle askeri alanda sağladığı avantaj nedeniyle, helkopter tasarımı araştırmalarına sınırsız bütçeler ayrılır.
Ancak yapılan son araştırmalar çok şaşırtıcı bir gerçeği o rtaya koymuştur. Günümüz helikopterlerinin uçuş teknolojisi, çok küçük ve canlı bir "makinenin" uçuş teknolojisi ile karşılaştırıldığında oldukça ilkel kalmaktadır.
Bu canlı uçuş makinesi; yusufçuk böceğidir.

D:\HERSEY\HERSEY\MY PICTURES\HAKIKAT-HAYVAN\yusufcuk.jpg

Yusufçuktaki Mekanizmalar
Yusufçuk böceklerinin uçuş sistemi gerçek bir tasarım harikasıdır. Ve insanların yaptıkları hiçbir makine yusufçuk kadar yüksek bir uçuş teknolojisine sahip değildir.

Bu yüzden dünyanın önde gelen helikopteri Skorsky'nin, son modelinin tasarımı yusufçuk örnek alınarak gerçekleştirilmiştir.

Bu projede Skorsky'nin tasarımına yardım eden IBM firması, yusufçuğun resmini bu iş için üretilen özel bir bilgisayara yüklemiştir.

Ardından yusufçuğun havadaki manevraları da göz önüne alınarak bilgisayarda binlerce çizim gerçekleştirilmiştir. Sonra yusufçuğun uçuş tekniği örnek alınarak Skorsky modeli ortaya çıkarılmıştır.

Kısacası, küçücük bir böceğin vücudunda insanoğlunun planlayabileceğinden çok daha üstün bir tasarım bulunmaktadır. Şüphesiz bu böcekte görülen şaşırtıcı teknoloji, onun yaratılmış olduğunun bir delilidir. Yusufçuğun uçuş teknikleri ve kanatlarındaki tasarım insana apaçık bir gerçeği gösterir: Bu küçük canlı, bize Allah'ın sanatını gösteren bir yaratılış mucizesidir.

Yusufçuğun gövdesinin üzerinde çaprazlama yerleştirilmiş iki çift kanat bulunmaktadır. Bu yapı ona çok hızlı bir manevra yeteneği kazandırır.

Yusufçuk çok kısa bir zamanda, böcekler için şaşırtıcı bir hıza; saatte 50 km'ye ulaşabilir. Olimpiyatlarda 100 m koşan atletlerin hızları ise sadece saatte 39 km'dir.

İyi uçmanın bir diğer şartı da iyi görmedir. Uçma eğer mükemmel bir görüş sistemi ile desteklenmezse son derece tehlikeli olur. Bu yüzden modern uçak ve helikopterler ileri görüş sistemlerine sahiptirler.

Yusufçuk da çok üstün bir görüş sistemi ile donatılmıştır. Yusufçuk böceğinin tam 30.000 tane mikro gözü vardır. Her göz ayrı bir noktayı görür. Bu gözlerden gelen bilgiler yusufçuğun bir bilgisayar gibi işlem yapan beynine iletilir.
Bu sistem sayesinde yusufçuk, harika bir görüş yeteneğine sahiptir.

http://us1.harunyahya.com/Image/manzara/R0206.jpg

Yusufçuğun Manevra Kabiliyeti
Yusufçuğun manevra yeteneği ise en gelişmiş helikopterden daha ileridir. Örneğin ters istikametten hızla gelen bir kamyona çarpmaktan, son anda yaptığı bir manevra ile kurtulur. Hatta daha zor manevraları bile başarabilir.
Sık manevra yapmak zorunda kalan pilotların karşılaştığı güçlüklerden biri manevra sonrasında uçağın yere göre konumunun belirlenmesidir. Eğer pilot manevra sonrasında hangi tarafın alt hangi tarafın üst olduğunu bir an için olsun karıştırırsa, uçak düşebilir.

Teknisyenler bu tehlikeye karşı özel bir aygıt geliştirmişlerdir. "Jiroskop" adı verilen bu aygıt, pilota yapay bir ufuk çizgisi gösterir. Pilot bu çizgi ile gerçek ufuk çizgisini karşılaştırır ve uçağın konumunu anında tespit eder.

Teknisyenlerin geliştirdikleri bu aygıtın bir benzerini, yusufçuk milyonlarca yıldır kullanmaktadır. Yusufçuğun gözlerinin önüne yapay bir ufuk çizgisi çizilmiştir. Vücudu hangi açı ile uçarsa uçsun, bu sayede kafasını hep ufuk çizgisine paralel tutar. Yusufçuğun bedeni uçuş sırasında pozisyon değiştirince, kafası ve bedeni arasındaki tüyler uyarılır. Bu tüylerin köklerinde bulunan sinir hücreleri, uçuş kaslarına yusufçuğun havadaki konumu hakkında bilgi gönderirler.
Bu sayede uçuş kasları da, kanat çırpma hızı ve sayısını otomatik olarak ayarlar. Böylece en zor manevralarda dahi yusufçuk uçuş yönünü ve kontrolünü hiç kaybetmez. Bu sistem gerçek bir mühendislik harikasıdır.
  • İşte bu noktada akıl sahibi her insana düşen görev, düşünmektir. Yusufçuk, sahip olduğu olağanüstü sistemlerden haberi bile olmayan bir böcektir. Acaba bu böceğin vücuduna, en usta mühendislerin bile örnek aldığı karmaşık uçuş sistemlerini kim yerleştirmiştir?
  • Kusursuz kanatlarını, bu kanatları çalıştıran motorları, üstün görme sistemini yusufçuğa kim vermiştir?
  • Bu mükemmel tasarım kimin eseridir?
Canlılığı tesadüflerle açıklamaya kalkan Darwin'in evrim teorisi, bu sorular karşısında suskundur.
Çünkü yusufçuğun vücudundaki sistemlerin evrim yoluyla, yani tesadüflere ve aşama aşama ortaya çıkmış olması imkansızdır.

Bunun nedeni, canlının yaşamı için bu sistemlerin hepsinin aynı anda ve eksiksiz olarak var olması zorunluluğudur. Dünya üzerindeki ilk yusufçuk da, bugünkü mükemmel mekanizmalarıyla ortaya çıkmış olmalıdır. Nitekim bizlere doğa tarihini öğreten fosil kayıtları da bu gerçeği doğrulamaktadır.

http://us1.harunyahya.com/Image/manzara/R0169.jpg
140 Milyon Yaşındaki Yusufçuklar Evrimi Yalanlıyor
Fosil kayıtları, ilk yusufçukların günümüzdeki örneklerinden tamamen farksız olduğunu göstermektedir. 140 milyon yıl öncesine ait yusufçuk fosili ile yanına yerleştirilmiş canlısı arasında hiç fark yoktur.

Bu gerçekler, evrim teorisinin geçersizliğini bir kez daha ispatlamaktadır. Dahası, yusufçuk böceğinin de, dünyadaki tüm diğer canlıların da nasıl var olduklarını göstermektedir. Tüm canlılar, alemlerin Rabbi olan Yüce Allah tarafından yaratılmıştır ve her canlı O'nun varlığının bir delilidir.

Allah'tan başka hiçbir güç, tek bir sineği bile yaratmaya güç yetiremez. Bu gerçek Allah tarafından Kur'an'da şöyle bildirilmiştir:

Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. (Hac Suresi, 73)

CANLILARDAKİ DÜŞÜNDÜRÜCÜ ÖZELLİKLER

Düşünen, akıl ve vicdan sahibi olan her insan için yerde, gökte, denizin derinliklerinde, uçsuz bucaksız evrenin her köşesinde Rabbimiz'in örneksiz yaratışının sayısız delilleri bulunmaktadır. Bu ayki yazımızda Rabbimiz'in Bedi sıfatının tecellisi olarak bazı canlılarda yarattığı benzersiz özelliklerden söz edeceğiz.

Bu benzersiz özelliklere sahip olan canlılardan biri kutup ayılarıdır. Hepimizin bildiği gibi kutup ayıları kar fırtınalarının kimi zaman 120-140 kilometre hıza ulaştığı, yılın 12 ayında karla ve buzlarla kaplı bir bölgede, son derece zor koşullarda yaşarlar. Ancak Rahman olan Allah onları bu zor koşullara dayanıklılık gösterebilecekleri şekilde yaratmıştır. Kutup ayılarının derilerinin altında, 10 santimetre kalınlığında bir yağ tabakası vardır ve bu özellikleri gerekli olan ısı yalıtımını sağlamak için yeterlidir. Bu sayede kutup ayıları buzlu sularda saatte 10-11 km hızla, 2000 km uzağa kadar yüzerek gidebilirler. Peki tamamı karla kaplı bir yerde kutup ayıları besinlerini nasıl bulacaklardır? Kutup ayıları en çok fok balıkları ile beslenirler. Fok balıkları ise buz ve kar tabakalarının altında yaşarlar. Ama bu kutup ayılarının onları bulmasında bir problem oluşturmaz. Çünkü kutup ayılarının koku alma duyuları öylesine keskindir ki, 1.5 m kalınlığındaki kar tabakasının altındaki fok balığının kokusunu bile rahatça algılayabilirler.
Bazı canlılarsa soğuk havalara kış uykusuna yatarak dayanıklılık gösterirler. Peki bu canlılar donmamayı nasıl başarırlar? Bazı kurbağaların kış uykusu sırasında vücutlarında buz kristalleri oluştuğu keşfedilmiştir. Bu kurbağalardan gri ağaç kurbağası ve ilkbahar kurbağası gibi türlerin hepsi, kışları don olaylarının görüldüğü coğrafi bölgelerde yaşarlar. Kış uykusuna yattıklarında bu canlılarda hiçbir hayat belirtisi görülmez. Kalp atışları, nefes alışverişleri ve kan dolaşımları tamamen durur. Buz, kurbağanın derisini, karnını ve kas liflerini tamamen kaplar. Öyle ki aort damarı kesildiğinde dahi kurbağalarda herhangi bir kanama olmaz, kalp ve diğer hayati organlar soluk bir renk alır. Kol ve bacaklar sert, gözler ise pusludur. Buzlar çözüldükten sonra görülen ilk hayat işareti kalbin tekrar atmaya başlamasıdır. Hayvan ilk önce seri halde nefes alıp verir. Ağaç kurbağası ve diğer canlılardaki en önemli özellik bol miktarda glikoz üretebilmeleridir. Glikoz, donmuş kurbağanın vücudunda oldukça önemli bir göreve sahiptir. Örneğin hücrelerden su çekilmesini önler, bu sayede büzülme olayı da engellenmiş olur. Böylece kurbağanın hücreleri bu donma olayından hiçbir zarar görmezler.
http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/deve2.jpgZorlu koşullara dayanıklılıkları ile tanınan bir diğer canlı türü de develerdir. Kuran'da "Bakmıyorlar mı o deveye nasıl yaratıldı." (Gaşiye Suresi, 17) ayetiyle dikkat çekilen develer en ağır şartlardan bile etkilenmeyen vücut yapılarına sahiplerdir. Örneğin "hecin develeri" çöllerde hiç susuzluk çekmeden çok uzun süre kalabilirler. Bunun nedeni, devenin hörgücünde su depolayabilmesi değil, hörgücünde biriktirdiği yağlardır. Bu yağlar susuzluk zamanında parçalanırlar ve bu sayede hidrojen açığa çıkar. Hidrojen, hayvanın soluma sonucu aldığı oksijenle birleşir ve bu sayede devenin yaşayabilmesi için gerekli su vücut içinde oluşur. Yağın suya dönüştürülmesi ancak özel mekanizmalarla laboratuvar şartlarında elde edilebilir. Yağın kendi kendine parçalanarak hidrojen açığa çıkarması ve bunun oksijenle yine kendi kendine birleşerek suya dönüşmesi imkansızdır. Bu işlemlerin hepsini gerçekleşmesi için özel mekanizmalar gerekmektedir ve deve bu mekanizma ile yaratılmıştır.
Çöllerde hayatta kalmanın en önemli şartı suyu idareli kullanmaktır. Suyu idareli kullanmanın bir yolu da, çoğu vaktini yerin altında geçiren canlılarda olduğu gibi, nefesi iyi kullanmaktır. Yerin altında yaşayan canlıların nefes alıp vermeleri yuvalarında nemli bir ortam oluşturur, böylece vücut yoluyla su kaybını en aza indirmiş olurlar. Afrika'nın çöllerinde yaşayan Gerbil (arka bacakları uzun olan, tüylü kuyruklu, ufak bir hayvan) bu nemi çok iyi kullanır. Bunlar uyurlarken yuvalarına kuru tohumlar koyarlar. Bu tohumlar havadaki nemi emer ve Gerbiller uyandıklarında bu tohumları yiyerek gündüz nefesleriyle kaybettikleri suyun bir kısmını geri kazanmış olurlar.
Çöllerde yaşayan başka canlılar da dayanılmaz sıcağa ve kuraklığa dayanmalarını sağlayan çok önemli özelliklere sahiplerdir. Örneğin Maça Ayaklı Karakurbağası yılın en kurak dokuz ayı boyunca kendi ürettiği jelatine bürünerek bir çukurun içinde uyur. Başka bir örnek olarak çöl kaplumbağaları, kendi üst kabuklarının altındaki iki kesede yaz için su depolarlar. Salyangozlar ve karidesler ise çöllerdeki nadir yağışlardan sonra su birikintilerinde harekete geçerler ve bu sular kurumadan yumurtalarını bırakırlar. Yumurtalarının ise çok önemli bir özelliği bulunmaktadır; bu yumurtalar güneşin kavurduğu tuzlu topraklarda bir sonraki yağmur gelene kadar çatlamadan, onlarca yıl bekleyebilirler. Eğer bu yumurtaların yağmuru bekleyebilmek gibi bir özellikleri bulunmasaydı, bu canlıların nesli ilk üremede yok olacaktı. Ancak herşeyi kusursuzca vareden Allah, onları benzersiz özelliklerle yaratmış ve onların soylarını korumuştur.

http://us1.harunyahya.com/Image/manzara/R0124.jpg
Son derece özel sistemlere sahip canlılardan biri de yunuslardır. Yunuslar bir çok özellikleri ile insanlarda hayranlık ve ilgi uyandırırlar. Bu özelliklerinden biri hızlarıdır. Bu hızı nasıl sağladıklarını merak eden bilim adamları çeşitli araştırmalar yapmışlar ve yunus balıklarının bedenlerinin çevresinde kusursuz bir su akışı olduğunu görmüşlerdir. Bu akışın gizi ise ancak yunus balığının derisi üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda çözülmüştür. Yunus balığının derisi üç katmandan oluşur. Dıştaki katman ince ve çok esnektir; içteki katman kalındır ve plastik kıllı bir fırça görünümü veren ve yine esnek olan çubuklardan oluşur. Katmanların üçüncüsü olan ortadaki katman ise, süngerimsi bir maddeden yapılmıştır. Böylece, son hızla yüzen yunus balığına değen sudan bir girdap oluşmaya başladığı zaman, dış deri, bu girdabın neden olduğu aşırı basıncı iç katmanlara iletir ve iç katmanlar bu aşırı basıncı söndürürler. Oluşan girdap, böylece büyümeye zaman bulamadan kaybolmuş olur. Bu nedenle girdapların yunus balığının hızını kesici bir etkileri olmaz. Görüldüğü gibi yunusların sadece derilerindeki yapı bile son derece özel bir tasarıma sahiptir.
Baykuşların seslere karşı aşırı hassas kulaklarının bulunması da ayrı bir yaratılış mucizesidir. Baykuşların yüzlerinin iki yanında saç benzeri tüyler vardır ve bunlar ses dalgalarını toplayıp kulağın içine gönderirler. Bu tüyler ayrıca bir kulağı diğer kulaktan korur, böylece sağ taraftan gelen ses büyük ölçüde sağ kulak tarafından duyulur. Bunun yanında kulaklar kafada simetrik olarak yer almazlar. Biri diğerinden daha yüksektedir. Böylece baykuş sesleri super-stereo olarak dinler ve ses çıkaran canlıyı görmese dahi onun nerede olduğunu sesin kaynağına göre tam doğru olarak tespit eder. Bu av bulmanın çok zorlaştığı karlı havalarda önemli bir avantajdır.
Doğada karşılaştığımız tüm canlılar, birbirinden son derece farklı ama aynı zamanda tam kendi ihtiyaçlarına uygun sistemlere sahiptirler. Bu konudaki bir diğer örnek şöyledir: Bitkiler için zehirli tohumlarının olması etkili bir korunma yöntemidir ama bazı kuşlar bu tehlikeden nasıl korunacaklarını çok iyi bilirler. Macaw'lar (Amerika'ya özgü bir çeşit papağan türü) zehirli tohumları alma konusunda uzmandırlar. Dev bir kancayı andıran gagaları ile çok sert kabukları bile kırabilen bu kuşlar zehirli tohumları yedikten sonra hemen kayalıklara doğru uçarlar ve orada bulunan killi kaya parçalarını kemirip yutarlar. Bu killi kaya parçaları tohumların içindeki zehiri emer ve böylece kuşlar yiyeceklerinin besin maddesi taşıyan kısımlarını zarar görmeden sindirebilirler.
Küçücük vücutlarında bir teknolojiyi barındıran ateş böcekleri de üstün ve güçlü bir Yaratıcı olan Rabbimiz'in yaratış delillerinden biridir. Normal bir ampul elektrik enerjisinin ancak %3-4'ünü, bir floresan ampülü ise, ampüle giren elektrik enerjisinin %10'unu ışığa dönüştürebilir, enerjinin kalan kısmı ise ısıya dönüşür. Bu üretimdeki bir kayıptır. İdeal olan %100'lük bir verimdir. Ateşböcekleri ise, mühendislerin ulaşmaya çalıştıkları ama başaramadıkları %100 verimle ışık üretimi işlemini küçücük bedenlerinde gerçekleştirirler. Ateşböceğinin karın bölgesinde bir ışık organı vardır. Bu ışık organında birbirine çok yakın bölümlerde, ışık vermede rol alan iki temel kimyasal madde üretilir. Lusiferin ve lusiferaz olarak adlandırılan bu iki maddenin birbiriyle karışması ışıldamanın olabilmesi için yeterli değildir. Bu maddelere oksijen ilave edilmesi gerekir. Bu nedenle ateşböceklerinde, solunum sistemi ışık verme organında geniş bir yer kaplar. Son derece karmaşık bir seri işlem sonucunda ateşböcekleri tam 3 saat boyunca ışık verebilirler.
Burada sayılanlar Allah'ın sayısız yaratış delillerinden sadece birkaçıdır. Görüldüğü gibi her canlı bulunduğu ortama en uygun, yaşamını ve soyunu devam ettirebileceği, rızkını bulabileceği en üstün özelliklerle donatılmıştır. Sonsuz merhametin ve şefkatin sahibi olan Rabbimiz, hiçbir canlıya rahmetini ve nimetini esirgememiştir. Canlıların sahip oldukları bu özellikler inananlar içinse birer ayettirler: 

Şüphesiz, müminler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 3-4)

HARİKA CANLILAR

Dünyada var olan milyonlarca bitki ve hayvan çeşiti, Yaratan'ın varlığını ve gücünü ispatlayan birer delil olarak karşımıza çıkar.
Burada sadece kısıtlı birkaç örneğini vereceğimiz bu canlıların aslında her biri ayrı ayrı incelenmeye değecek niteliktedir. Hepsinin farklı bir vücut sistemi, değişik savunma taktikleri, apayrı beslenme şekilleri, ilgi çekici üreme metodları vardır. Kuşkusuz tüm canlıları bu özellikleriyle, tek bir websitesinde anlatmak mümkün değildir. Ancak burada vereceğimiz sayılı bir kaç örnek dahi dünya üzerindeki yaşamı tesadüfle açıklamanın mümkün olmadığını kanıtlayacaktır.
İPEK BÖCEKLERİ
Sizin 450-500 kadar yumurtanız olsa ve bunları dışarıda muhafaza etmeniz gerekse ne yapardınız? Onların, rüzgar gibi doğa şartlarının etkisiyle saçılıp dağılmalarını önleyecek bir tedbir almanız kuşkusuz ki en akılcı olandır. İşte dünyanın tek seferde en fazla yumurta yumurtlayan canlılarından biri olan ipek böcekleri (450-500), yumurtalarını muhafaza etmek için çok akılcı bir yönteme başvururlar: Yumurtaları salgıladıkları yapışkan bir maddeyle (iplikle) birbirlerine bağlayarak, etrafa saçılıp, dağılmalarını engellerler.
Yumurtadan çıkan tırtıllar, ilk iş olarak kendilerine uygun bir dal bulur ve daha sonra da aynı iplikle oraya bağlanırlar. Ardından gelişebilmeleri için salgıladıkları bu iplikle kendilerine koza örmeye başlarlar. Hayata gözlerini yeni açmış bir tırtılın bu işlemi yapması, durup dinlenmeksizin 3-4 gün sürer. Bu süre içerisinde tırtıl, binlerce kez dönerek, ortalama 900-1500 m. uzunluğunda bir iplik çıkarır. Bu işlem bitince de hiç dinlenmeden yeni bir işe başlar ve güzel bir kelebek olmak üzere değişim geçirmeye başlar.
http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/tir1.jpg
http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/tir2.jpg
http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/tir3.jpg
http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/tir4.jpg

Ne anne ipek böceğinin yavrusunu muhafaza edebilmek için aldığı tedbir, ne de herşeyden habersiz, henüz hiçbir eğitime, bilgiye sahip olmayan küçücük bir tırtılın gösterdiği davranışlar evrimle izah edebilecek olaylar değildir. Herşeyden önce annenin, yumurtaları yapıştırmak için kullandığı ipliği üretebilmesi mucizevidir. Yumurtadan yeni çıkan bir tırtılın kendisi için gerekli ortamı tanıyıp ona uygun koza örmesi, ardından değişim geçirmeye başlaması ve bu değişimi problemsiz olarak geçirebilmesi ise insan aklının anlayış sınırlarını zorlamaktadır. Bu durumda her tırtılın dünyaya ne yapması gerektiğini bilir bir şekilde geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz ki bu da, tüm bunların henüz dünyaya gelmeden "öğretilmiş" olduğu anlamına gelecektir.
Bunu bir örnekle açıklayalım. Eğer yeni doğmuş bir bebeğin, doğumundan sadece bir kaç saat sonra ayağa kalktığını, dahası kendisine bir yatak yapmak için malzeme (yorgan, yastık, minder vs.) topladığını ve bunları düzgün bir biçimde birleştirip bir yatak yapıp içine yattığını görürseniz, ne düşünürsünüz? Olayın şaşkınlığını üzerinizden attığınızda, varacağınız en mantıklı sonuç, bu bebeğin böyle bir işlemi yapması için henüz anne karnında olağanüstü bir yolla bir şekilde "eğitilmiş" olduğunu düşünmektir. Tırtılların durumu, bu örnekteki bebeklerden farksızdır.
O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)
Bu da bizi yine aynı sonuca ulaştırır: Bu canlılar, kendilerini yaratan Allah'ın belirlediği biçimde doğmakta, davranmakta ve yaşamaktadırlar. Kuran, Allah'ın balarısına vahyettiğini ve ona bal yapmayı emrettiğini haber vermekle (Nahl Suresi, 68-69), aslında canlılar dünyasındaki büyük sırrın bir örneğini bildirmiş olur. Bu sır, tüm canlıların Allah'ın iradesine boyun eğmiş olarak, O'nun belirlediği kaderi izledikleri gerçeğidir. Arı bu nedenle bal yapar, ipek böceği bu nedenle ipek üretir.
GÜRÜLTÜCÜ ISTAKOZ
Panulirus cinsi ıstakozlar oldukça ilginç bir savunma sistemine sahiptirler. Bu ıstakozlar ancak telli çalgılardan çıkarılabilecek rahatsız edici bir sürtünme sesini kesik kesik çıkartır ve bu sayede düşmanlarını kaçırırlar.

Duke Üniversitesi biyoloji bölümünden Sheila Patek'e göre bu kabukluların gözlerinin altında, mikroskobik çiziklerle kaplı olan ve eğilip bükülebilen antenler bulunmaktadır. Panulirus ıstakozları antenlerindeki bu çizikleri içiçe geçirip sürtmeye başladıkları zaman keman yaylarının birbirine sürtünmesiyle oluşan korkunç sesin bir benzerini çıkarabiliyorlar. (Science et Vie, Temmuz 2001 sf. 15)

Ama asıl ilginç olan, ıstakozların bu özelliğe kabuklarının yumuşak olduğu ve bu yüzden savunmasız kaldıkları bir dönemde sahip olmalarıdır. Hiçbir bilim dalı canlılardaki bu üstün tasarımın var oluşunu kör tesadüflerle açıklayamaz. Bütün canlılar ve savunma sistemleri önceden planlanmıştır. Planlı ve üzerinde düşünülmüş olan tüm tasarımlar bir tasarımcının varlığına işaret etmektedir. Panulirus ıstakozundaki bu tasarım da onu ve tüm canlıları Allah'ın yarattığını göstermektedir.

TAVUKLARIN AYAĞINDAKİ KİLİT SİSTEMİ
Tavuk ve horozların bacakları, oynak eklemlerle birbirine bağlanmış kemiklerden meydana gelir. Eşelemeye ve koşmaya göre son derece elverişli yapılarının yanında çok özel bir tasarıma da sahiptirler.

Tavuk ve horozlar bu tasarım sayesinde uzun süre yorulmadan tüneklerinde durabilirler. Geceleri düşmeden burada uyuyabilmelerinin sırrı, bacaklarını boydan boya dolaşan özel sinirlerde saklıdır.

Hayvanın ayak parmağından gelen sinirler tabanda birleşir. Sinirlerin birleşme noktasının tabanda bulunması, tünedikleri zaman parmaklarının sıkı sıkıya kapalı durmasını sağlar. Çünkü bu sinirler üzerlerine basınç yüklendiği müddetçe kendiliğinden ayak parmaklarını sıkılı tutacak şekilde yaratılmıştır. (Resimli Bilgi Ansiklopedik Okul ve Aile Dergisi, Sayı:13, 17 Şubat 1964. s.220)

Bir tavuğun bacağını çekip uzattığınız zaman ayak parmakları açılır; bacağı vücuduna doğru ittiğinizde ise parmakların kendiliğinden kapandığını görürsünüz. Hayvan yürürken her adımda parmaklarının açılıp kapanmasının nedeni de budur. Allah yarattığı canlıların ihtiyaçlarını bilmiş ve tasarladığı özel sistemlerle onlara lütufta bulunmuştur:

"O, yarattığını bilmez mi? O, Latif'tir; Habir'dir." (Mülk Suresi, 14)

AFRİKA FARE KUŞLARININ FEDAKARLIĞI


D:\HERSEY\HERSEY\MY PICTURES\HAKIKAT-HAYVAN\afrikakuslari_130.jpg
Afrika fare kuşları, bir ağaç dalına topluca konan arılar gibi kümelenirler. Dalın ucundaki meyveye her birey ulaşamıyacağı için, dalın en ucundaki kuşun kopardığı meyve, gagadan gagaya geçirilerek diğerlerine ulaştırılır. Mevcut meyvelerin herkese yetmemesi asla sorun yaratmaz. Başka bir meyveli dala konduklarında öncelikle yeterince beslenmemiş olanlara dağıtım işi başlatılır. (Bilim Ve Teknik sayı:298 Eylül 1992 Erdoğan SAKMAN.)

Bu hayvanların gösterdikleri tüm fedakar davranışlar, Darwinizm'in iddia ettiği bencil yaşam mücadelesinin temel dayanaklarını çürütmektedir. Doğadaki tüm canlıları Allah yaratmıştır ve bütün canlılar O'nun verdiği ilhamla hareket etmektedirler.

CEYLANLARDAKİ SOĞUTMA SİSTEMİ
Ceylanların ve benzer hayvanların nefes borularının yanında küçük kılcal damarlarla yayılan bir kan havuzu vardır. Daha sonra bu küçük kılcal damarlar biraraya gelerek beyine kan taşıyan tek bir damar haline dönüşür. Nefes alma sırasında hava bu havuzdaki kanı soğutur. Saatte 40 km. hızla, 4 dakika boyunca koşan bir ceylandaki ısı artışı ölçülmüş ve hayvanın vücut ısısının 27,70C'den 33,90C'ye çıktığı gözlemlenmiştir. Bu, normal şartlarda ceylanlar için ölümle sonuçlanacak bir durumdur çünkü gazelin hayatta kalabilmesi için beyninin vücudundan daha serin tutulması gerekir. Nitekim ölçümler vücut ısısının artmasına rağmen ceylanın beyninin ısısının asla 300C'yi aşmadığını ortaya koymuştur ki bu da hayvan için yeterli bir ısıdır. (It Couldn't Just Happen, Lawrence O. Richards, Sweet Publication, 1987, s. 108)

D:\HERSEY\HERSEY\MY PICTURES\HAKIKAT-HAYVAN\geyik.jpg


Eğer beynin soğutulması için tasarlanmış bu sistem olmasaydı ceylan da hayatını devam ettiremezdi. Bu örnek, Allah'ın yarattığı tüm varlıklara karşı sonsuz Rahmet sahibi olduğunun delillerinden yalnızca bir tanesidir.

"Ki O, yarattı, 'bir düzen içinde biçim verdi', Takdir etti, böylece yol gösterdi" (A'la Suresi, 2-3)